KUTSAL SÖYLEMLERİN GÖLGESİNDE İKTİDAR VE HİSTERİ: METİNLERİN LABİRİNTİNDE BİR HAKİKAT ARAYIŞI
| ![]() ![]() ![]() |
1. Grup: İnanç Hapishanesi, Kültler / Sektler ve
Kitle Yönlendirmesi
İnancın karanlık labirentlerinde kaybolan insan
psikolojisini anlamlandırmak adına kütüphanemizde yer alan eserleri "Hangi dinsel
yapılar ve marjinal inançlar insanı bir inanç hapishanesine mahkûm eder?" şeklinde
cümle içine alarak analiz etmek, Scientology ve Peoples Temple / Halk Tapınağı
örneklerinde görülen sarsıcı gerçekleri ortaya koymaktadır.
Lawrence Wright'ın kaleme aldığı Going Clear:
Scientology, Hollywood, and the Prison of Belief (Scientology, Hollywood ve
İnanç Hapishanesi) adlı eser, bilimkurgu yazarı L. Ron Hubbard tarafından
kurulan dinsel imparatorluğun temellerini ele alır. Hubbard'ın psikolojik
portresi incelendiğinde; çocukluk ve gençlik acılarından beslenen, askeri kariyeri
ve akademik geçmişi hakkında sürekli yalanlar söyleyen, ağır bir kişilik
bölünmesi yaşayan narsist bir figür karşımıza çıkar. Kendi yeminli beyanlarında
/ affirmations kendi kendine "Navy’de / Deniz Kuvvetleri'nde harika
bir iş çıkardın, kimse peşinde değil, yatağının altında yılanlar yok"
şeklinde hipnotik telkinler veren Hubbard, derin bir paranoid / aşırı kuşkucu
yapıya sahipti. Evlilik hayatında yaşadığı travmalar ve eşi Sara Northrup ile
olan sancılı boşanma davasında dile getirdiği "Amerikalı bir koca olmak
istemiyorum" beyanı, onun cinsel eğilimleri ve ilişkilerindeki trajik
çıkmazları gösterir. Dinî bir perdeleme / cloaking kullanarak kurduğu
kilise, insanları yüksek meblağlı bağışlar yapmaya zorlayan ve onları ağır
ruhsal arınma seanslarına / auditing tabi tutan bir sömürü mekanizması
haline gelmiştir. Narsisistik kişilik bozukluklarına sahip kült / tarikat
liderleri, kitlelerin anlam arayışını istismar ederek onları kendi yıkımlarının
baş aktörü haline getirirler.
Sıradışı inanç sistemlerinin insan
psikolojisindeki en radikal tezahürlerinden biri de Rev. James Warren (Jim)
Jones önderliğindeki Peoples Temple / Halk Tapınağı hareketidir. Jones,
vaazlarında ırksal eşitliği ve sosyalizmi savunarak binlerce samimi taraftar
toplamış, ancak Guyana ormanlarında kurduğu Jonestown tarım komününde
taraftarlarını ağır çalışma saatleri, yetersiz beslenme ve fiziksel/cinsel
istismar ile adeta bir köle kampı düzenine mahkûm etmiştir. Jim Jones’un ruhsal
dünyası; devlet yetkilileri ve muhalif akrabalar tarafından soruşturulma
korkusuyla beslenen ağır bir paranoya ile şekillenmiştir. Cinsel eğilimlerinde sınır
tanımayan ve müritlerini istismar eden Jones, 18 Kasım 1978'de Amerikan Kongre
üyesi Leo Ryan'ı katlettikten sonra, 900'den fazla müridini siyanürlü içecek
içmeye zorlayarak tarihin en büyük toplu intiharına / mass suicide
("White Night" / Beyaz Gece) imza atmıştır.
Bu grubu tamamlayan diğer iki eser; Evanjelik
hareketin Amerikan sağ siyasetiyle nasıl bütünleştiğini ve militarist / askeri
bir inanç yapısı oluşturduğunu analiz eden Beyaz Evanjelikler Bir İnancı
Nasıl Bozdu ve Bir Ulusu Nasıl Parçaladı.pdf ve David Koresh’in
liderliğindeki Branch Davidian tarikatının FBI ile yaşadığı kanlı kuşatmayı
ekranlara taşıyan Waco mini dizisidir. Peter S. Henne’nin Religious
Appeals in Power Politics (Güç Politikalarında Dinî Çağrılar) eseri ise
uluslararası ilişkilerde devletlerin dinsel iddiaları nasıl birer diplomatik
silah haline getirdiğini teorik açıdan ortaya koymaktadır. Tarih boyunca
din ve kutsal metinler, siyasi iktidarların kendi dünyevi güçlerini
meşrulaştırmak ve muhalifleri tasfiye / ayıklama etmek amacıyla kullandıkları
en elverişli manipülasyon / yönlendirme aracına dönüşmüştür.
2. Grup: Kolektif Paranoya, Dinî Histeri ve Cadı
Avı
Toplumların kriz anlarında nasıl birer histeri /
toplumsal delilik sarmalına sürüklendiğini anlamak için "Dinsel histeri toplumsal bir histeri / cinnet haline nasıl
dönüşür?" sorusunu merkeze almak gerekir.
Bu temayı en yetkin şekilde işleyen eserlerin
başında, 17. yüzyıl Fransa'sında Loudun kasabasındaki Ursuline rahibelerinin
güya şeytan tarafından ele geçirilmesini ve rahip Urbain Grandier’nin
büyücülükle suçlanarak yakılmasını konu edinen tarihsel metinler gelmektedir.
Aldous Huxley’nin The Devils of Loudun (Loudun Şeytanları) eseri ve
Edmund Goldsmid’in Des Niau’nun görgü tanıklığı el yazmalarından / manuscript
derlediği The History of the Devils of Loudun kaynakları bu sürecin en
ince detaylarını sunar. Peder Urbain Grandier; son derece yakışıklı,
entelektüel düzeyi yüksek fakat dünyevi zevklere ve şehvete düşkün / sensual
bir din adamıdır. Kasabadaki birçok kadınla gizli ilişkiler yaşayan Grandier,
yerel siyasi elitlerin ve Kardinal Richelieu’nun merkeziyetçi politikalarına
muhalefet ederek kendi sonunu hazırlamıştır. Rahibelerin histerik çığlıkları ve
iblis musallatı / demonic possession iddiaları, Grandier'yi yok etmek
isteyen siyasi düşmanlarının elinde kusursuz bir komplo aracına dönüşmüştür.
Ağır işkenceler altında dahi suçlamaları reddeden rahip, diri diri yakılarak
can vermiştir. Sıradan insanların kolektif / ortak histeri dalgasına
kapılarak vicdanlarını tamamen rafa kaldırmaları, toplumsal güvencelerin yok
olduğu anlarda kaçınılmaz bir psikolojik savunma mekanizmasıdır.
Arthur Miller’ın McCarthy dönemindeki komünist
avını eleştirmek amacıyla 1953 yılında yazdığı The Crucible (Cadı
Kazanı) ve bu eserin tarihsel arka planını içeren Salem arşivleri, dinî mahkemelerin ve kolektif
kuşkuculuğun insan hayatını nasıl hiçe saydığını gösterir. Salem
kasabasındaki katı teokrasi / theocracy ortamında, genç kızların
histerik dinsel çıldırıları ve suçlamaları neticesinde John Proctor gibi onurlu
insanlar dürüstlüklerini korumak uğruna darağacına gitmeyi göze almışlardır.
Milos Forman’ın yönettiği Goya's Ghosts
(Goya'nın Hayaletleri) filmi, İspanyol Engizisyonu’nun dinsel zorbalığını
ressam Francisco Goya’nın gözünden aktarırken, Carl Theodor Dreyer’in başyapıtı
Jeanne d'Arc'ın Tutkusu (1928) filmi ise kutsal vizyonlar gördüğünü
iddia eden genç bir kadının kilise otoriteleri tarafından politik çıkarlar
doğrultusunda nasıl kurban edildiğini sarsıcı yakın plan yüz çekimleriyle
anlatmaktadır. Ken Russell’ın The Devils (Şeytanlar) filmi de
Loudun’daki bu karanlık ittifakı ve din-devlet işbirliğindeki yozlaşmayı beyaz
perdeye taşımıştır.
3. Grup: İktidar, Meşruiyet ve Ulema / Ruhban
Sınıfının Çatışması
Siyasi yapıların dini meşruiyet / legitimacy
kazanmak adına ulema sınıfıyla kurduğu gerilimli ilişkiyi "Devlet aygıtı kutsal olanı
nasıl araçsallaştırır?" başlığı altında toplamak mümkündür.
Osmanlı tarihçiliğinin ulu çınarı Halil
İnalcık’ın Osmanlı Tarihinde İslamiyet ve Devlet eseri, bu alandaki en
temel başvuru kaynağıdır. Kitapta, 17. yüzyıl Osmanlı dünyasını sarsan ve
köktenci bir dinde tasfiye / puritanism hareketi olan Kadızâdeliler ile
Sivasîler arasındaki büyük dini-sosyal tartışmalar geniş yer tutar.
Kadızâdeliler, dinde sonradan ortaya çıkan her türlü yeniliği (bid'at)
reddederek kahve, tütün, sema ve cehri zikri haram saymışlardır. Bu dinsel
hareket, dönemin padişah hocası Vânî Mehmed Efendi aracılığıyla devlet katında
büyük güç kazanmış ve toplumsal baskı mekanizmasına dönüşmüştür. Ali Fuat
Bilkan’ın Fakihler ve Sofuların Kavgası adlı eseri, bu iki grubun
fikirsel referanslarını (İmam Birgivi’nin Tarikat-ı Muhammediyye’si
gibi) ve iktidar mücadelesini sosyal tarih perspektifinden inceler.
Emevî dönemindeki ulema-iktidar çatışmasını ele
alan akademik çalışmalar (EMEVÎ İKTİDARININ SİYASÎ İCRAATLARI KARŞISINDA
ULEMÂNIN TAVRI ve Mustafa Özkan’ın Emeviler Döneminde İktidar
kitapları), hilafetin saltanata dönüşmesi sürecinde Hasan-ı Basrî, Ebû Hanîfe
ve diğer ulemanın iktidarın zulmüne karşı geliştirdiği dik duruşu ya da sessiz
direnişi kaynak düzeyinde belgeler.
Robert Bolt’un tiyatro oyunundan uyarlanan A
Man for All Seasons (Her Devrin Adamı) filmi, İngiltere Kralı VIII.
Henry'nin kişisel arzuları uğruna Katolik Kilisesi'nden ayrılma kararına karşı
ilkeli bir duruş sergileyerek hayatını feda eden Sir Thomas More’un hukuki ve
ahlaki mücadelesini anlatır. Son olarak, The Mission (Misyon) filmi,
Güney Amerika’daki Cizvit misyonerleri / Jesuit missions ile sömürgeci
İspanyol-Portekiz güçleri arasında kalan Guarani yerlilerinin trajedisini dinî
sadakat ve sömürgeci güç politikaları bağlamında gözler önüne serer. Bireysel
akıl ve rasyonel / ussal düşünce, teokratik / dini otoritenin dayattığı
dogmatik kalıpların baskısı altında ezilmeye mahkum bırakılmıştır.
4. Grup: Metinlerarası Labirent, Kimlik Arayışı
ve Edebi Kurgunun Gücü
Kütüphanedeki kurmaca ve edebi eserler, kutsalın
ve seküler / dünyevi olanın bireysel kimlik üzerindeki etkilerini "Edebi metinler tarihsel ve
toplumsal hakikati nasıl kurgular?" sorusu çerçevesinde ele almaktadır.
Umberto Eco’nun dünya edebiyatına damga vuran
başyapıtı Gülün Adı (The Name of the Rose), 14. yüzyıl
İtalya'sında bir Benedictine manastırında işlenen gizemli cinayetleri bir
felsefe ve kütüphane labirenti içinde sunar. Eser, Aristoteles'in kayıp olduğu
düşünülen Poetika kitabının ikinci bölümü (komedi ve gülme üzerine olan
kısım) etrafında döner. Kör kütüphaneci Jorge de Burgos, gülmenin korkuyu yok
edeceğini ve korku olmadan dinî otoritenin ayakta kalamayacağını düşünerek bu
kitabı zehirlemiş ve okunmasını engellemiştir. Eco, romanda kitapların başka
kitaplar hakkında konuştuğu metinlerarası bir evren kurmuştur.
Fransız gerilim yazarı Jean-Christophe Grangé’nin
Kızıl Nehirler (Les Rivières pourpres) ve Kurtlar
İmparatorluğu (The Empire of the Wolves) romanları, tıp, psikoloji
ve gizli askeri örgütlenmelerin insan zihnini nasıl manipüle ettiğini anlatır. Kızıl Nehirler'de Alpler'in izole bir
üniversite kasabasında üstün yetenekli çocukların genetik olarak eşleştirilmesi
ve soy ıslahı / eugenics çalışmaları etrafında gelişen cinayetler
işlenirken, Kurtlar İmparatorluğu'nda bellek silme deneyleri ve
"Bozkurtlar" adlı yeraltı örgütünün Paris-İstanbul hattındaki
karanlık eylemleri ele alınır.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Türk edebiyatının
mihenk taşlarından olan Yaban romanı, Kurtuluş Savaşı döneminde Anadolu
köylüsü ile Türk aydını arasındaki derin uçurumu ve karşılıklı yabancılaşmayı
Ahmet Celal’in günlüğü üzerinden psikolojik tahlillerle aktarır. Kemal Tahir’in
Devlet Ana eseri ise Osmanlı’nın kuruluş sancılarını, Şeyh Edebali,
Osman Bey ve dönemin derviş dünyasını, Batı feodalizminin karşısına koyduğu
"insani devlet" felsefesiyle kurgular.
Margaret Atwood’un romanından uyarlanan The
Handmaid's Tale (Damızlık Kızın Öyküsü) dizisi, çevre felaketleri ve dinsel
köktenciliğin birleşimiyle kurulan totaliter / bütüncülük / totalism
yanlısı Gilead Cumhuriyeti’ndeki kadın sömürüsünü çarpıcı bir distopya / dystopia
biçiminde sunar. James McTeigue’ün yönettigi V for Vendetta filmi,
faşizan ve dinci bir rejime karşı maskeli bir anarşistin başkaldırısını konu
edinirken, The Book of Eli (Tanrının Kitabı) filmi ise büyük bir yıkım /
apocalypse sonrası insanlığın elinde kalan son İncil'i korumaya çalışan
kör bir savaşçının yolculuğunu anlatmaktadır.
APA Kaynakça ve Bibliyografya
- Bilkan, A. F. (2016). Fakihler ve Sofuların Kavgası: 17. Yüzyılda
Kadızâdeliler ve Sivâsîler. İstanbul: İletişim Yayınları.
- Des Niau. (1634/1887). The History of the Devils of Loudun, Volumes
I-III (E. Goldsmid, Trans. & Ed.). Edinburgh: Privately Printed.
- Eco, U. (1980). The Name of the Rose (W. Weaver, Trans.). New
York: Warner Books.
- Grangé, J. C. (1998). Les Rivières pourpres (T. Gökçe, Trans.).
İstanbul: Doğan Kitapçılık.
- Huxley, A. (1952). The Devils of Loudun. London: epubBooks.
- İnalcık, H. (2016). Osmanlı Tarihinde İslamiyet ve Devlet.
İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
- Wright, L. (2013). Going Clear: Scientology, Hollywood, and the
Prison of Belief. New York: Alfred A. Knopf.
YIKILAN DUVARLARIN ARDINDAKİ HAKİKAT: ESİR
ŞEHİRLERDEN LOUDUN ZİNDANLARINA ULAŞAN METİNSEL KÖPRÜLER
"Yeni
yüklenen kaynakların sırrı çözülebilecek mi?" şeklindeki
bir kaygıyla metinlerin derinliklerine inildiğinde, kütüphanedeki tüm yeni
belgelerin ve görsellerin eksiksiz bir biçimde okunduğu, analiz / çözümleme
süzgecinden geçirildiği görülmektedir. Daha önce teknik kısıtlamalar nedeniyle
ulaşılamayan Kemal Tahir’in Esir Şehrin Mahpusu, Yol Ayrımı ve Devlet
Ana eserleri; Ali Fuat Bilkan’ın Fakihler ve Sofuların Kavgası
incelemesi; Halil İnalcık’ın Osmanlı Tarihinde İslamiyet ve Devlet çalışması;
Jean-Christophe Grangé’nin Kızıl Nehirler romanı ve 1887 yılına ait
orijinal The History of the Devils of Loudun (Loudun Şeytanlarının
Tarihi) el yazması / el yazılı metin belgeleri artık tamamen görünür
kılınmıştır. Bu metinler ve gönderilen görsel / resimli belgeler ışığında,
tarihin en karanlık kavşaklarında inanç, iktidar, kişisel ihtiraslar ve insan
psikolojisinin / ruh biliminin karmaşık dehlizleri tüm çıplaklığıyla
aydınlanmaktadır.
1. Kâmil Bey'in Esaret ve Demokrasi Çıkmazı: Bir
Osmanlı Aristokratının Ruhsal Dönüşümü
Kemal Tahir'in nehir romanlarında karşımıza çıkan
Kâmil Bey, Osmanlı aristokrasisinin / soylular sınıfının çöken dünyasını,
esaretin zindanlarında ve yeni kurulan cumhuriyetin sancılarında bizzat yaşayan
trajik bir karakterdir / kişiliktir. Esir Şehrin Mahpusu'nda Kâmil
Bey, işgal altındaki İstanbul'da hapsedilmiş, kendi geçmişiyle, ailesiyle ve
ait olduğu sınıfın yozlaşmış işbirlikçi yapısıyla derin bir hesaplaşmaya /
içsel kavgaya girişmiştir. Kâmil Bey'in kişiliği; başlangıçta dünyadan
kopuk, sanatsal estetik / sanatsal güzellik kaygılarıyla yaşayan naif bir aydın
iken, hapis hayatının getirdiği yalnızlık ve ağır ruhsal darbeler / psikolojik
travmalar ile çelikleşmiştir. Kendisini en çok üzen şey, vatanın işgali
karşısında ait olduğu Osmanlı elitlerinin gösterdiği ihanetler ve biricik kızı
Ayşe'den ayrı kalmanın yarattığı derin yalnızlık duygusudur; onu en çok
sevindiren ise zindanın karanlığında Kurtuluş Mücadelesi / Ulusal Direniş ile
ruhunu yeniden inşa ederek küllerinden doğmasıdır.
Yol Ayrımı'nda ise Kâmil Bey artık
Anadolu'da serbesttir, ancak bu kez de savaştan yeni çıkmış bir milletin
demokrasi / halk yönetimi yolunda attığı bebek adımlarına şahitlik etmektedir.
Serbest Fırka'nın kuruluşu ve Darülfünun ayaklanmaları sürecinde, eski dostlarının
ve yeni iktidar sahiplerinin maskelerinin tek tek düşüşünü izler. Kâmil Bey'in
hayal dünyası, artık monarşinin / tek adam yönetiminin nostaljisi / geçmişe
özlemi ile değil, bireysel özgürlüklerin korunduğu adil bir düzen fikriyle
şekillenmektedir. Ancak devlet büyüklerinin ve yeni bürokrasinin halkı
yönlendirme / manipüle etme çabalarını gördüğünde, olması gereken ahlaki
nizamın henüz kurulamadığını fark ederek derin bir hüzne kapılır.
İnsanın kendi inançları uğruna ölmeyi göze
alması, fiziksel varlığının ötesinde ahlaki bir kimlik inşa etme arzusunun en
uç tezahürüdür. (Esir Şehrin Mahpusu, Görsel Belge; Yol Ayrımı,
Görsel Belge)
2. Söğüt'ün Şafağında Sırlar ve Ateş Tozu: Devlet
Ana'nın Gizemli Dünyası
Kemal Tahir’in Devlet Ana eseri, Osmanlı
Devleti’nin kuruluş sancılarını, Bizans, Selçuklu ve Moğol imparatorluk / büyük
devlet geleneklerinin çatışma alanında, dervişler ve gaziler dünyası üzerinden
kurgular. "Tarihin akışını değiştiren
gizli buluşlar insanı nasıl bir yalnızlığa sürükler?" sorusunun
yanıtı, romandaki Kaplan Çavuş karakterinde / kişiliğinde gizlidir.
Kaplan Çavuş, sekiz basamakla inilen, meşe kalaslar ve demir parmaklıklarla
korunan zindan benzeri taş odasında, delikli demir / tüfek adını verdiği
silahı ve kükürt ile güherçile karışımı olan ateş tozu / barut formülünü
/ gizli kimyasal bileşimini geliştirmek için gece gündüz çalışmaktadır. Bu
tehlikeli buluşun insanlığı yok edecek bir canavara dönüşmesinden korkan Kaplan
Çavuş, derin bir paranoid / aşırı kuşkucu ruh haline bürünmüştür. Ozan Yunus
Emre ile yaptığı felsefi / düşünbilimsel konuşmalarda, Batı’daki (Frenk
dünyasındaki) meslektaşlarının "sihirbazlık" / büyücülük suçlamasıyla
engizisyon / din mahkemesi papazları tarafından diri diri yakıldığını dehşetle
anlatır.
Diğer tarafta, yıllarca keşiş kılığında dolaşan Bento,
aslında tüm uç beyliğinin yollarını düşmana parayla satan gizemli Kara
Kılavuz’dur. Bento’nun gizli mağarasında sakladığı on adet paha biçilmez
Arapça ve Türkçe el yazması / manuskript (bunlar arasında Kelile ve Dimne,
Kabusname ve Siyasetname de vardır), onun doymak bilmez kültürel
ve maddi hırsının birer nişanesidir. Bento, insan psikolojisinin / ruh
biliminin zaaflarını çok iyi çözmüş, Bizans tekfurları / yerel yöneticileri ve
Moğol güçleri arasında ikili oynayarak kendi dünyevi cennetini yaratmaya
çalışmıştır. Ancak nihayetinde, Söğüt çocuklarının ve Osman Bey’in kurduğu
dayanışmacı, can ve mal güvenliği sağlayan yeni nizam karşısında yenilmeye
mahkûm olmuştur.
Karanlık totaliter yapıların içindeki bireysel
vicdan direnişi, muktedirlerin en çok korktuğu ve yok etmek için her türlü
vahşete başvurduğu yegane güçtür. (Devlet Ana, s. 45, 70, 81)
3. Loudun'un Zindanlarında Şeytan Çıkarma
Tiyatrosu: Goldsmid Arşivlerinin Deşifresi
1887 yılında Edmund Goldsmid tarafından
Edinburgh'da sınırlı sayıda basılan The History of the Devils of Loudun
el yazması / tarihi belge, Ursuline rahibelerinin güya iblisler tarafından ele
geçirilmesi davasının en ince detaylarını / ayrıntılarını gün yüzüne
sermektedir. "Dinsel bağnazlık politik
çıkarlarla birleştiğinde nasıl bir vahşet doğurur?" sorusu,
Loudun davasının merkezindeki Rahip Urbain Grandier’nin şahsında
somutlaşır. Grandier, son derece yakışıklı, hitabet gücü yüksek ancak kadınlara
ve dünyevi zevklere düşkün bir din adamıdır. Onun bu zayıf karakteri /
kişiliği, Kardinal Richelieu’nun Loudun şehrinin bağımsızlık surlarını yıkma
planına karşı çıkmasıyla birleşince, devlet aygıtı / düzeni tarafından bir
tasfiye / yok etme operasyonunun hedefi haline getirilmiştir.
Cinsel olarak bastırılmış, fiziksel engelli
(kambur) Başrahibe Jeanne, Grandier’ye karşı duyduğu marjinal / sıra
dışı cinsel takıntı ve histerik / toplumsal çıldırı krizleriyle,
politikacıların elinde mükemmel bir silaha dönüşmüştür. Cadı avcısı Peder
Pierre Barre ve Laubardemont, manastırdaki rahibeleri halka açık
"şeytan çıkarma" ayinlerinde çırılçıplak soyunmaya ve dinsel histeri
/ cinnet gösterileri yapmaya zorlayarak tam bir teokrasi / din erki tiyatrosu
kurmuşlardır. İşkenceciler, Grandier'nin uyluk kemiğini kırıp etlerini yakarken
bile onun asil ve dik duruşunu bozamadıklarını görünce, halkın bu vahşeti
görmesini engellemek için Grandier'yi aleacele diri diri yakmışlardır. Bu
olağan dışı aşırılıklar, insan psikolojisinin / ruh biliminin karanlık
tarafında yer alan sadizm / acımasızlık ve toplumsal çılgınlığın sınırlarını
göstermektedir.
Totaliter rejimlerin kutsal olanı maske olarak
kullanması, aslında kendi içlerindeki derin ahlaki ve hukuki boşluğu örtbas
etme çabasıdır. (The History of the Devils of Loudun, c. II, s.
12; The Devils, s. 819)
4. Şili Ormanlarında Bir "İnanç
Hapishanesi": Paul Schäfer ve Colonia Dignidad
1973 yılındaki Pinochet askerî darbesinin /
ihtilalinin karanlığında Şili’nin güneyindeki Andes dağlarında kurulan Colonia
Dignidad, modern tarihin en korkunç inanç hapishanelerinden / tarikat
kamplarından biridir. Tarikatın lideri Paul Schäfer, İkinci Dünya Savaşı
sırasında ordu hekimi / askeri tıp görevlisi olarak görev yapmış, savaştan
sonra ise Lutheran papazı maskesi takarak Şili'ye kaçmış eski bir Nazi
firarisidir. Schäfer'in psikolojik portresi incelendiğinde; müritlerini mutlak
bir itaat sarmalına alan, ağır fiziksel cezalar, uyuşturucu ilaçlar ve
sistematik / düzenli beyin yıkama yöntemleriyle insanları köleleştiren narsist
bir canavar karşımıza çıkar.
Schäfer, Şili diktatörü / zorba yöneticisi
Pinochet'nin gizli servisi DINA ile işbirliği yaparak Colonia Dignidad'ı
solcu muhaliflerin işkence gördüğü, öldürüldüğü gizli bir toplama kampına
dönüştürmüştür. Cinsel sapkınlıkları ve pedofili / çocuk istismarı eğilimleri
olan Schäfer, tarikat içindeki çocukları ailelerinden tamamen kopararak kendi
cinsel arzularının esiri kılmıştır. Şili'deki Alman büyükelçiliği ve yerel
otoriteler bu vahşete yıllarca göz yumarak suç ortaklığı yapmışlardır. Colonia
filmi, bu karanlık inanç hapishanesinden kaçmayı başaran iki genç sevgilinin
trajedisini tarihsel gerçekliğe sadık kalarak anlatmaktadır.
Siyasi otoritenin dini dogmalar aracılığıyla
toplumsal histeri yaratma çabası, her çağda masum kurbanların kanıyla beslenen
bir sömürü düzeni doğurmaktadır. (Colonia (film) - Wikipedia, s. 17)
5. Engizisyonun Pençesinde Sanat ve İhanet:
Casamares ve Goya’nın Hayaletleri
Miloš Forman’ın yönettiği Goya’s Ghosts
eseri, 1792 İspanyol Engizisyonu’nun dinsel zorbalığını ve ardından gelen
Fransız işgalinin yarattığı ikiyüzlülüğü gözler önüne serer. Hikayenin
merkezindeki Peder Lorenzo Casamares, hırslı, entelektüel fakat ahlaki
değerlerden tamamen yoksun, oportünist / çıkarcı bir din adamıdır. Goya’nın
ilham perisi olan zengin tüccar kızı Inés’i, domuz eti yemediği
(Yahudilik / Musevilik şüphesi) gerekçesiyle engizisyonun zindanlarına attırır
ve orada strappado / askı işkencesine maruz bırakarak sahte bir itiraf
imzalatır.
Casamares, zindanda çaresiz kalan Inés’e tecavüz
ederek onu hamile bırakır ve olayın duyulması üzerine Fransa’ya kaçar. Yıllar
sonra Napolyon ordularının işgaliyle İspanya’ya radikal / kökten değişim
yanlısı bir Fransız devrim savcısı olarak geri döndüğünde, eski engizisyoncu
kimliğini tamamen terk etmiş, bu kez de devrim adına insanları ölüme göndermeye
başlamıştır. Inés'in zindandan yarı deli ve perişan halde çıkışı, Casamares’in
kendi çocuğunu inkâr etmesi ve nihayetinde eski rejimin geri dönmesiyle Casamares'in
giyotine / idam sehpasına gönderilmesi, gücün insan ruhunu nasıl çürüttüğünün
en uç analizidir / çözümlemesidir.
Güç ve makam hırsıyla kutsal değerleri
çiğneyenler, tarihin dönen çarkları arasında kendi yarattıkları giyotinlerin
kurbanı olurlar. (Goya's Ghosts, s. 92)
6. Vicdanın Hukukla İmtihanı: Sir Thomas More ve
Krallığın Çöküşü
Robert Bolt’un yazıp Fred Zinnemann’ın yönettiği A
Man for All Seasons (Her Devrin Adamı) yapıtı, İngiltere Kralı VIII.
Henry'nin kişisel arzuları ve tahtın varisi sorunu uğruna Katolik Kilisesi'nden
ayrılma kararına karşı, hukuk adamı Sir Thomas More’un sergilediği
ahlaki direnişi konu edinir. Thomas More; yüksek zekası, entelektüel birikimi
ve sarsılmaz adalet inancıyla tanınan bir hukukçudur. Kralın kendisini
kilisenin başı olarak ilan ettiği "Supremacy Akti"ni / Üstünlük
Yasası'nı imzalamayı, kendi ruhunun ve inancının kurtuluşunu tehlikeye atmamak
adına kesinlikle reddeder.
More’un psikolojik dünyasında, ailesine (eşi
Alice ve kızı Margaret) duyduğu derin sevgi ile Tanrı'nın yasalarına duyduğu
sadakat arasında büyük bir çatışma yaşanır. Kendi sessizliğini bir hukuki
kalkan olarak kullanmaya çalışsa da, eski dostu Thomas Cromwell ve kralın
adamlarının siyasi komploları / tuzakları neticesinde sahte tanıklıklarla ölüme
mahkûm edilir. Thomas More, adalet direğinin kişisel çıkarlar uğruna yıkıldığı
bir dünyada, boynunu baltaya uzatırken dahi kralın değil, öncelikle Tanrı'nın sadık
hizmetkârı olduğunu beyan etmiştir.
Hukukun sınırlarını iktidarın sınırlarına göre
daraltan toplumlar, adaleti değil, tiranlığın / zorbalığın meşruiyetini inşa
ederler. (A Man for All Seasons, s. 3)
7. Fakihler ve Sofuların Kavgası: Osmanlı'da
Zihniyet Kırılmaları
Ali Fuat Bilkan’ın Fakihler ve Sofuların
Kavgası ve Halil İnalcık’ın Osmanlı Tarihinde İslamiyet ve Devlet eserleri,
17. yüzyıl Osmanlı dünyasını sarsan büyük zihniyet çatışmasını derinlemesine
inceler. Kadızâdeliler (Fakihler), İmâm Birgivî’nin Tarîkat-ı Muhammediyye
eserini aşırı bir tasfiyeci / püritanist üslupla yorumlayarak toplumsal hayata
zorla düzen vermeye çalışmışlardır. Vânî Mehmed Efendi ve Üstüvânî Mehmed
Efendi liderliğindeki bu hareket; semâ, devrân, cehrî zikir (sesli zikir),
kahve, tütün ve makamla Kur'an okunmasını bid'at / dinde sonradan ortaya
çıkan sapkınlık sayarak yasaklatmışlardır.
Buna karşın Halvetî şeyhi Abdülmecîd Sivâsî ve
Sivâsîler grubu, dinin sadece şekil ve kabuktan ibaret olmadığını, güzel sesle
ezan okumanın, musiki / müzik eşliğinde zikretmenin ruhu arındırdığını
savunmuşlardır. İki grup arasındaki en ilginç ve sıradışı çatışmalardan biri de
"deniz mahsullerinin (ıstakoz, midye, yengeç) yenip yenemeyeceği"
ve "eşyanın tesbihinin kâl / söz ile mi yoksa hâl / durum ile mi
olduğu" tartışmasıdır. Şeyhülislâm Yahyâ’nın huzurunda yapılan bu
tartışmalarda, Kadızâdelilerin kuralcı ve sığ yaklaşımları, Sivâsîlerin derin
tasavvufi ve tefsir / yorum bilgisi karşısında gerilemiştir. Hatta Şeyhülislâm
Yahyâ, Kadızâde Mehmed'i evine davet edip önüne yiyemediği ıstakoz ve
yengeçleri koydurarak onun ikiyüzlülüğünü mizahi / eğlenceli bir üslupla yüzüne
vurmuştur.
Toplumsal buhranların faturasını dinî sapmalara
kesen köktenci zihniyet, aslında devletin idari ve ekonomik yozlaşmasını
maskeleyen elverişli bir paravan yaratmaktadır. (Fakihler ve
Sofuların Kavgası, s. 144; Osmanlı Tarihinde İslamiyet ve Devlet, s. 119)
8. Kızıl Nehirler: Alplerin Eteğinde Bir
"Üstün Irk" komplosu
Jean-Christophe Grangé'nin Kızıl Nehirler
romanı, Fransa’nın izole / dış dünyadan kopuk Guernon üniversite kasabasında
işlenen vahşi cinayetlerin ardındaki korkunç bilimsel sapkınlığı konu edinir.
Başkomiser Pierre Niémans ve Teğmen Karim Abdouf, kütüphaneci Remy Callos ve
hastabakıcı Philippe Sertys'nin cesetleri üzerinden yürüttükleri soruşturmada,
kasabada elli yıldır uygulanan gizli bir eugenics / soy ıslahı programını
deşifre etmişlerdir.
Üniversite hocaları ve yöneticileri, kendi
aralarında evlenerek genetik / kalıtımsal açıdan zayıflayan ve körlük gibi
hastalıklarla boğuşan seçkin ailelerin soyunu kurtarmak için korkunç bir plan
uygulamışlardır. Doğumevinde çalışan Sertys'ler, dağ köylülerinin sağlıklı ve
fiziksel açıdan güçlü bebeklerini, profesörlerin hasta bebekleriyle gizlice
değiştirmiş; Callos'lar ise kütüphanedeki oturma düzenini manipüle ederek bu
üstün çocukların birbirleriyle tanışıp evlenmesini sağlamışlardır. Bu durum, "Biz efendileriz, biz
köleleriz. Biz her yerdeyiz, hem de hiçbir yerde. Biz karar verenleriz. Kızıl
nehirlerin hâkimiyiz" düsturuyla meşrulaştırılmıştır.
Değiştirildiğini ve ikiz kız kardeşinin varlığını öğrenen Judith'in, bu
komployu kuran babalardan intikam almak için başlattığı cinayet serisi, insan
doğasına yapılan yapay / sentetik müdahalelerin nasıl bir canavar doğuracağını
göstermektedir.
Doğal olanı kendi kibriyle yeniden tasarlamaya
çalışan insan aklı, eninde sonunda kendi yarattığı kusursuz canavarların
pençesinde yok olmaya mahkûmdur. (Kızıl Nehirler, s. 392)
APA Kaynakça ve Bibliyografya
- Bilkan, A. F. (2016). Fakihler ve Sofuların Kavgası: 17. Yüzyılda
Kadızâdeliler ve Sivâsîler. İstanbul: İletişim Yayınları.
- Bolt, R. (1960). A Man for All Seasons. London: Samuel French.
- Des Niau. (1634/1887). The History of the Devils of Loudun, Volumes
I-III (E. Goldsmid, Trans. & Ed.). Edinburgh: Privately Printed.
- Grangé, J. C. (1998). Les Rivières pourpres (T. Gökçe, Trans.).
İstanbul: Doğan Kitapçılık.
- İnalcık, H. (2016). Osmanlı Tarihinde İslamiyet ve Devlet.
İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
- Karaosmanoğlu, Y. K. (1932). Yaban. İstanbul: Muallim Ahmet
Halit Kütüphanesi.
- Tahir, K. (1967). Devlet Ana. İstanbul: Bilgi Yayınevi.
- Wright, L. (2013). Going Clear: Scientology, Hollywood, and the
Prison of Belief. New York: Alfred A. Knopf.
« Prev Post
Next Post »

| 

