Print Friendly and PDF

Translate

KUTSAL SÖYLEMLERİN GÖLGESİNDE İKTİDAR VE HİSTERİ: METİNLERİN LABİRİNTİNDE BİR HAKİKAT ARAYIŞI

|



1. Grup: İnanç Hapishanesi, Kültler / Sektler ve Kitle Yönlendirmesi

İnancın karanlık labirentlerinde kaybolan insan psikolojisini anlamlandırmak adına kütüphanemizde yer alan eserleri "Hangi dinsel yapılar ve marjinal inançlar insanı bir inanç hapishanesine mahkûm eder?" şeklinde cümle içine alarak analiz etmek, Scientology ve Peoples Temple / Halk Tapınağı örneklerinde görülen sarsıcı gerçekleri ortaya koymaktadır.

Lawrence Wright'ın kaleme aldığı Going Clear: Scientology, Hollywood, and the Prison of Belief (Scientology, Hollywood ve İnanç Hapishanesi) adlı eser, bilimkurgu yazarı L. Ron Hubbard tarafından kurulan dinsel imparatorluğun temellerini ele alır. Hubbard'ın psikolojik portresi incelendiğinde; çocukluk ve gençlik acılarından beslenen, askeri kariyeri ve akademik geçmişi hakkında sürekli yalanlar söyleyen, ağır bir kişilik bölünmesi yaşayan narsist bir figür karşımıza çıkar. Kendi yeminli beyanlarında / affirmations kendi kendine "Navy’de / Deniz Kuvvetleri'nde harika bir iş çıkardın, kimse peşinde değil, yatağının altında yılanlar yok" şeklinde hipnotik telkinler veren Hubbard, derin bir paranoid / aşırı kuşkucu yapıya sahipti. Evlilik hayatında yaşadığı travmalar ve eşi Sara Northrup ile olan sancılı boşanma davasında dile getirdiği "Amerikalı bir koca olmak istemiyorum" beyanı, onun cinsel eğilimleri ve ilişkilerindeki trajik çıkmazları gösterir. Dinî bir perdeleme / cloaking kullanarak kurduğu kilise, insanları yüksek meblağlı bağışlar yapmaya zorlayan ve onları ağır ruhsal arınma seanslarına / auditing tabi tutan bir sömürü mekanizması haline gelmiştir. Narsisistik kişilik bozukluklarına sahip kült / tarikat liderleri, kitlelerin anlam arayışını istismar ederek onları kendi yıkımlarının baş aktörü haline getirirler.

Sıradışı inanç sistemlerinin insan psikolojisindeki en radikal tezahürlerinden biri de Rev. James Warren (Jim) Jones önderliğindeki Peoples Temple / Halk Tapınağı hareketidir. Jones, vaazlarında ırksal eşitliği ve sosyalizmi savunarak binlerce samimi taraftar toplamış, ancak Guyana ormanlarında kurduğu Jonestown tarım komününde taraftarlarını ağır çalışma saatleri, yetersiz beslenme ve fiziksel/cinsel istismar ile adeta bir köle kampı düzenine mahkûm etmiştir. Jim Jones’un ruhsal dünyası; devlet yetkilileri ve muhalif akrabalar tarafından soruşturulma korkusuyla beslenen ağır bir paranoya ile şekillenmiştir. Cinsel eğilimlerinde sınır tanımayan ve müritlerini istismar eden Jones, 18 Kasım 1978'de Amerikan Kongre üyesi Leo Ryan'ı katlettikten sonra, 900'den fazla müridini siyanürlü içecek içmeye zorlayarak tarihin en büyük toplu intiharına / mass suicide ("White Night" / Beyaz Gece) imza atmıştır.

Bu grubu tamamlayan diğer iki eser; Evanjelik hareketin Amerikan sağ siyasetiyle nasıl bütünleştiğini ve militarist / askeri bir inanç yapısı oluşturduğunu analiz eden Beyaz Evanjelikler Bir İnancı Nasıl Bozdu ve Bir Ulusu Nasıl Parçaladı.pdf ve David Koresh’in liderliğindeki Branch Davidian tarikatının FBI ile yaşadığı kanlı kuşatmayı ekranlara taşıyan Waco mini dizisidir. Peter S. Henne’nin Religious Appeals in Power Politics (Güç Politikalarında Dinî Çağrılar) eseri ise uluslararası ilişkilerde devletlerin dinsel iddiaları nasıl birer diplomatik silah haline getirdiğini teorik açıdan ortaya koymaktadır. Tarih boyunca din ve kutsal metinler, siyasi iktidarların kendi dünyevi güçlerini meşrulaştırmak ve muhalifleri tasfiye / ayıklama etmek amacıyla kullandıkları en elverişli manipülasyon / yönlendirme aracına dönüşmüştür.


2. Grup: Kolektif Paranoya, Dinî Histeri ve Cadı Avı

Toplumların kriz anlarında nasıl birer histeri / toplumsal delilik sarmalına sürüklendiğini anlamak için "Dinsel histeri toplumsal bir histeri / cinnet haline nasıl dönüşür?" sorusunu merkeze almak gerekir.

Bu temayı en yetkin şekilde işleyen eserlerin başında, 17. yüzyıl Fransa'sında Loudun kasabasındaki Ursuline rahibelerinin güya şeytan tarafından ele geçirilmesini ve rahip Urbain Grandier’nin büyücülükle suçlanarak yakılmasını konu edinen tarihsel metinler gelmektedir. Aldous Huxley’nin The Devils of Loudun (Loudun Şeytanları) eseri ve Edmund Goldsmid’in Des Niau’nun görgü tanıklığı el yazmalarından / manuscript derlediği The History of the Devils of Loudun kaynakları bu sürecin en ince detaylarını sunar. Peder Urbain Grandier; son derece yakışıklı, entelektüel düzeyi yüksek fakat dünyevi zevklere ve şehvete düşkün / sensual bir din adamıdır. Kasabadaki birçok kadınla gizli ilişkiler yaşayan Grandier, yerel siyasi elitlerin ve Kardinal Richelieu’nun merkeziyetçi politikalarına muhalefet ederek kendi sonunu hazırlamıştır. Rahibelerin histerik çığlıkları ve iblis musallatı / demonic possession iddiaları, Grandier'yi yok etmek isteyen siyasi düşmanlarının elinde kusursuz bir komplo aracına dönüşmüştür. Ağır işkenceler altında dahi suçlamaları reddeden rahip, diri diri yakılarak can vermiştir. Sıradan insanların kolektif / ortak histeri dalgasına kapılarak vicdanlarını tamamen rafa kaldırmaları, toplumsal güvencelerin yok olduğu anlarda kaçınılmaz bir psikolojik savunma mekanizmasıdır.

Arthur Miller’ın McCarthy dönemindeki komünist avını eleştirmek amacıyla 1953 yılında yazdığı The Crucible (Cadı Kazanı) ve bu eserin tarihsel arka planını içeren Salem arşivleri, dinî mahkemelerin ve kolektif kuşkuculuğun insan hayatını nasıl hiçe saydığını gösterir. Salem kasabasındaki katı teokrasi / theocracy ortamında, genç kızların histerik dinsel çıldırıları ve suçlamaları neticesinde John Proctor gibi onurlu insanlar dürüstlüklerini korumak uğruna darağacına gitmeyi göze almışlardır.

Milos Forman’ın yönettiği Goya's Ghosts (Goya'nın Hayaletleri) filmi, İspanyol Engizisyonu’nun dinsel zorbalığını ressam Francisco Goya’nın gözünden aktarırken, Carl Theodor Dreyer’in başyapıtı Jeanne d'Arc'ın Tutkusu (1928) filmi ise kutsal vizyonlar gördüğünü iddia eden genç bir kadının kilise otoriteleri tarafından politik çıkarlar doğrultusunda nasıl kurban edildiğini sarsıcı yakın plan yüz çekimleriyle anlatmaktadır. Ken Russell’ın The Devils (Şeytanlar) filmi de Loudun’daki bu karanlık ittifakı ve din-devlet işbirliğindeki yozlaşmayı beyaz perdeye taşımıştır.


3. Grup: İktidar, Meşruiyet ve Ulema / Ruhban Sınıfının Çatışması

Siyasi yapıların dini meşruiyet / legitimacy kazanmak adına ulema sınıfıyla kurduğu gerilimli ilişkiyi "Devlet aygıtı kutsal olanı nasıl araçsallaştırır?" başlığı altında toplamak mümkündür.

Osmanlı tarihçiliğinin ulu çınarı Halil İnalcık’ın Osmanlı Tarihinde İslamiyet ve Devlet eseri, bu alandaki en temel başvuru kaynağıdır. Kitapta, 17. yüzyıl Osmanlı dünyasını sarsan ve köktenci bir dinde tasfiye / puritanism hareketi olan Kadızâdeliler ile Sivasîler arasındaki büyük dini-sosyal tartışmalar geniş yer tutar. Kadızâdeliler, dinde sonradan ortaya çıkan her türlü yeniliği (bid'at) reddederek kahve, tütün, sema ve cehri zikri haram saymışlardır. Bu dinsel hareket, dönemin padişah hocası Vânî Mehmed Efendi aracılığıyla devlet katında büyük güç kazanmış ve toplumsal baskı mekanizmasına dönüşmüştür. Ali Fuat Bilkan’ın Fakihler ve Sofuların Kavgası adlı eseri, bu iki grubun fikirsel referanslarını (İmam Birgivi’nin Tarikat-ı Muhammediyye’si gibi) ve iktidar mücadelesini sosyal tarih perspektifinden inceler.

Emevî dönemindeki ulema-iktidar çatışmasını ele alan akademik çalışmalar (EMEVÎ İKTİDARININ SİYASÎ İCRAATLARI KARŞISINDA ULEMÂNIN TAVRI ve Mustafa Özkan’ın Emeviler Döneminde İktidar kitapları), hilafetin saltanata dönüşmesi sürecinde Hasan-ı Basrî, Ebû Hanîfe ve diğer ulemanın iktidarın zulmüne karşı geliştirdiği dik duruşu ya da sessiz direnişi kaynak düzeyinde belgeler.

Robert Bolt’un tiyatro oyunundan uyarlanan A Man for All Seasons (Her Devrin Adamı) filmi, İngiltere Kralı VIII. Henry'nin kişisel arzuları uğruna Katolik Kilisesi'nden ayrılma kararına karşı ilkeli bir duruş sergileyerek hayatını feda eden Sir Thomas More’un hukuki ve ahlaki mücadelesini anlatır. Son olarak, The Mission (Misyon) filmi, Güney Amerika’daki Cizvit misyonerleri / Jesuit missions ile sömürgeci İspanyol-Portekiz güçleri arasında kalan Guarani yerlilerinin trajedisini dinî sadakat ve sömürgeci güç politikaları bağlamında gözler önüne serer. Bireysel akıl ve rasyonel / ussal düşünce, teokratik / dini otoritenin dayattığı dogmatik kalıpların baskısı altında ezilmeye mahkum bırakılmıştır.


4. Grup: Metinlerarası Labirent, Kimlik Arayışı ve Edebi Kurgunun Gücü

Kütüphanedeki kurmaca ve edebi eserler, kutsalın ve seküler / dünyevi olanın bireysel kimlik üzerindeki etkilerini "Edebi metinler tarihsel ve toplumsal hakikati nasıl kurgular?" sorusu çerçevesinde ele almaktadır.

Umberto Eco’nun dünya edebiyatına damga vuran başyapıtı Gülün Adı (The Name of the Rose), 14. yüzyıl İtalya'sında bir Benedictine manastırında işlenen gizemli cinayetleri bir felsefe ve kütüphane labirenti içinde sunar. Eser, Aristoteles'in kayıp olduğu düşünülen Poetika kitabının ikinci bölümü (komedi ve gülme üzerine olan kısım) etrafında döner. Kör kütüphaneci Jorge de Burgos, gülmenin korkuyu yok edeceğini ve korku olmadan dinî otoritenin ayakta kalamayacağını düşünerek bu kitabı zehirlemiş ve okunmasını engellemiştir. Eco, romanda kitapların başka kitaplar hakkında konuştuğu metinlerarası bir evren kurmuştur.

Fransız gerilim yazarı Jean-Christophe Grangé’nin Kızıl Nehirler (Les Rivières pourpres) ve Kurtlar İmparatorluğu (The Empire of the Wolves) romanları, tıp, psikoloji ve gizli askeri örgütlenmelerin insan zihnini nasıl manipüle ettiğini anlatır. Kızıl Nehirler'de Alpler'in izole bir üniversite kasabasında üstün yetenekli çocukların genetik olarak eşleştirilmesi ve soy ıslahı / eugenics çalışmaları etrafında gelişen cinayetler işlenirken, Kurtlar İmparatorluğu'nda bellek silme deneyleri ve "Bozkurtlar" adlı yeraltı örgütünün Paris-İstanbul hattındaki karanlık eylemleri ele alınır.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Türk edebiyatının mihenk taşlarından olan Yaban romanı, Kurtuluş Savaşı döneminde Anadolu köylüsü ile Türk aydını arasındaki derin uçurumu ve karşılıklı yabancılaşmayı Ahmet Celal’in günlüğü üzerinden psikolojik tahlillerle aktarır. Kemal Tahir’in Devlet Ana eseri ise Osmanlı’nın kuruluş sancılarını, Şeyh Edebali, Osman Bey ve dönemin derviş dünyasını, Batı feodalizminin karşısına koyduğu "insani devlet" felsefesiyle kurgular.

Margaret Atwood’un romanından uyarlanan The Handmaid's Tale (Damızlık Kızın Öyküsü) dizisi, çevre felaketleri ve dinsel köktenciliğin birleşimiyle kurulan totaliter / bütüncülük / totalism yanlısı Gilead Cumhuriyeti’ndeki kadın sömürüsünü çarpıcı bir distopya / dystopia biçiminde sunar. James McTeigue’ün yönettigi V for Vendetta filmi, faşizan ve dinci bir rejime karşı maskeli bir anarşistin başkaldırısını konu edinirken, The Book of Eli (Tanrının Kitabı) filmi ise büyük bir yıkım / apocalypse sonrası insanlığın elinde kalan son İncil'i korumaya çalışan kör bir savaşçının yolculuğunu anlatmaktadır.


APA Kaynakça ve Bibliyografya

  • Bilkan, A. F. (2016). Fakihler ve Sofuların Kavgası: 17. Yüzyılda Kadızâdeliler ve Sivâsîler. İstanbul: İletişim Yayınları.
  • Des Niau. (1634/1887). The History of the Devils of Loudun, Volumes I-III (E. Goldsmid, Trans. & Ed.). Edinburgh: Privately Printed.
  • Eco, U. (1980). The Name of the Rose (W. Weaver, Trans.). New York: Warner Books.
  • Grangé, J. C. (1998). Les Rivières pourpres (T. Gökçe, Trans.). İstanbul: Doğan Kitapçılık.
  • Huxley, A. (1952). The Devils of Loudun. London: epubBooks.
  • İnalcık, H. (2016). Osmanlı Tarihinde İslamiyet ve Devlet. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
  • Wright, L. (2013). Going Clear: Scientology, Hollywood, and the Prison of Belief. New York: Alfred A. Knopf.

 YIKILAN DUVARLARIN ARDINDAKİ HAKİKAT: ESİR ŞEHİRLERDEN LOUDUN ZİNDANLARINA ULAŞAN METİNSEL KÖPRÜLER

"Yeni yüklenen kaynakların sırrı çözülebilecek mi?" şeklindeki bir kaygıyla metinlerin derinliklerine inildiğinde, kütüphanedeki tüm yeni belgelerin ve görsellerin eksiksiz bir biçimde okunduğu, analiz / çözümleme süzgecinden geçirildiği görülmektedir. Daha önce teknik kısıtlamalar nedeniyle ulaşılamayan Kemal Tahir’in Esir Şehrin Mahpusu, Yol Ayrımı ve Devlet Ana eserleri; Ali Fuat Bilkan’ın Fakihler ve Sofuların Kavgası incelemesi; Halil İnalcık’ın Osmanlı Tarihinde İslamiyet ve Devlet çalışması; Jean-Christophe Grangé’nin Kızıl Nehirler romanı ve 1887 yılına ait orijinal The History of the Devils of Loudun (Loudun Şeytanlarının Tarihi) el yazması / el yazılı metin belgeleri artık tamamen görünür kılınmıştır. Bu metinler ve gönderilen görsel / resimli belgeler ışığında, tarihin en karanlık kavşaklarında inanç, iktidar, kişisel ihtiraslar ve insan psikolojisinin / ruh biliminin karmaşık dehlizleri tüm çıplaklığıyla aydınlanmaktadır.


1. Kâmil Bey'in Esaret ve Demokrasi Çıkmazı: Bir Osmanlı Aristokratının Ruhsal Dönüşümü

Kemal Tahir'in nehir romanlarında karşımıza çıkan Kâmil Bey, Osmanlı aristokrasisinin / soylular sınıfının çöken dünyasını, esaretin zindanlarında ve yeni kurulan cumhuriyetin sancılarında bizzat yaşayan trajik bir karakterdir / kişiliktir. Esir Şehrin Mahpusu'nda Kâmil Bey, işgal altındaki İstanbul'da hapsedilmiş, kendi geçmişiyle, ailesiyle ve ait olduğu sınıfın yozlaşmış işbirlikçi yapısıyla derin bir hesaplaşmaya / içsel kavgaya girişmiştir. Kâmil Bey'in kişiliği; başlangıçta dünyadan kopuk, sanatsal estetik / sanatsal güzellik kaygılarıyla yaşayan naif bir aydın iken, hapis hayatının getirdiği yalnızlık ve ağır ruhsal darbeler / psikolojik travmalar ile çelikleşmiştir. Kendisini en çok üzen şey, vatanın işgali karşısında ait olduğu Osmanlı elitlerinin gösterdiği ihanetler ve biricik kızı Ayşe'den ayrı kalmanın yarattığı derin yalnızlık duygusudur; onu en çok sevindiren ise zindanın karanlığında Kurtuluş Mücadelesi / Ulusal Direniş ile ruhunu yeniden inşa ederek küllerinden doğmasıdır.

Yol Ayrımı'nda ise Kâmil Bey artık Anadolu'da serbesttir, ancak bu kez de savaştan yeni çıkmış bir milletin demokrasi / halk yönetimi yolunda attığı bebek adımlarına şahitlik etmektedir. Serbest Fırka'nın kuruluşu ve Darülfünun ayaklanmaları sürecinde, eski dostlarının ve yeni iktidar sahiplerinin maskelerinin tek tek düşüşünü izler. Kâmil Bey'in hayal dünyası, artık monarşinin / tek adam yönetiminin nostaljisi / geçmişe özlemi ile değil, bireysel özgürlüklerin korunduğu adil bir düzen fikriyle şekillenmektedir. Ancak devlet büyüklerinin ve yeni bürokrasinin halkı yönlendirme / manipüle etme çabalarını gördüğünde, olması gereken ahlaki nizamın henüz kurulamadığını fark ederek derin bir hüzne kapılır.

İnsanın kendi inançları uğruna ölmeyi göze alması, fiziksel varlığının ötesinde ahlaki bir kimlik inşa etme arzusunun en uç tezahürüdür. (Esir Şehrin Mahpusu, Görsel Belge; Yol Ayrımı, Görsel Belge)


2. Söğüt'ün Şafağında Sırlar ve Ateş Tozu: Devlet Ana'nın Gizemli Dünyası

Kemal Tahir’in Devlet Ana eseri, Osmanlı Devleti’nin kuruluş sancılarını, Bizans, Selçuklu ve Moğol imparatorluk / büyük devlet geleneklerinin çatışma alanında, dervişler ve gaziler dünyası üzerinden kurgular. "Tarihin akışını değiştiren gizli buluşlar insanı nasıl bir yalnızlığa sürükler?" sorusunun yanıtı, romandaki Kaplan Çavuş karakterinde / kişiliğinde gizlidir. Kaplan Çavuş, sekiz basamakla inilen, meşe kalaslar ve demir parmaklıklarla korunan zindan benzeri taş odasında, delikli demir / tüfek adını verdiği silahı ve kükürt ile güherçile karışımı olan ateş tozu / barut formülünü / gizli kimyasal bileşimini geliştirmek için gece gündüz çalışmaktadır. Bu tehlikeli buluşun insanlığı yok edecek bir canavara dönüşmesinden korkan Kaplan Çavuş, derin bir paranoid / aşırı kuşkucu ruh haline bürünmüştür. Ozan Yunus Emre ile yaptığı felsefi / düşünbilimsel konuşmalarda, Batı’daki (Frenk dünyasındaki) meslektaşlarının "sihirbazlık" / büyücülük suçlamasıyla engizisyon / din mahkemesi papazları tarafından diri diri yakıldığını dehşetle anlatır.

Diğer tarafta, yıllarca keşiş kılığında dolaşan Bento, aslında tüm uç beyliğinin yollarını düşmana parayla satan gizemli Kara Kılavuz’dur. Bento’nun gizli mağarasında sakladığı on adet paha biçilmez Arapça ve Türkçe el yazması / manuskript (bunlar arasında Kelile ve Dimne, Kabusname ve Siyasetname de vardır), onun doymak bilmez kültürel ve maddi hırsının birer nişanesidir. Bento, insan psikolojisinin / ruh biliminin zaaflarını çok iyi çözmüş, Bizans tekfurları / yerel yöneticileri ve Moğol güçleri arasında ikili oynayarak kendi dünyevi cennetini yaratmaya çalışmıştır. Ancak nihayetinde, Söğüt çocuklarının ve Osman Bey’in kurduğu dayanışmacı, can ve mal güvenliği sağlayan yeni nizam karşısında yenilmeye mahkûm olmuştur.

Karanlık totaliter yapıların içindeki bireysel vicdan direnişi, muktedirlerin en çok korktuğu ve yok etmek için her türlü vahşete başvurduğu yegane güçtür. (Devlet Ana, s. 45, 70, 81)


3. Loudun'un Zindanlarında Şeytan Çıkarma Tiyatrosu: Goldsmid Arşivlerinin Deşifresi

1887 yılında Edmund Goldsmid tarafından Edinburgh'da sınırlı sayıda basılan The History of the Devils of Loudun el yazması / tarihi belge, Ursuline rahibelerinin güya iblisler tarafından ele geçirilmesi davasının en ince detaylarını / ayrıntılarını gün yüzüne sermektedir. "Dinsel bağnazlık politik çıkarlarla birleştiğinde nasıl bir vahşet doğurur?" sorusu, Loudun davasının merkezindeki Rahip Urbain Grandier’nin şahsında somutlaşır. Grandier, son derece yakışıklı, hitabet gücü yüksek ancak kadınlara ve dünyevi zevklere düşkün bir din adamıdır. Onun bu zayıf karakteri / kişiliği, Kardinal Richelieu’nun Loudun şehrinin bağımsızlık surlarını yıkma planına karşı çıkmasıyla birleşince, devlet aygıtı / düzeni tarafından bir tasfiye / yok etme operasyonunun hedefi haline getirilmiştir.

Cinsel olarak bastırılmış, fiziksel engelli (kambur) Başrahibe Jeanne, Grandier’ye karşı duyduğu marjinal / sıra dışı cinsel takıntı ve histerik / toplumsal çıldırı krizleriyle, politikacıların elinde mükemmel bir silaha dönüşmüştür. Cadı avcısı Peder Pierre Barre ve Laubardemont, manastırdaki rahibeleri halka açık "şeytan çıkarma" ayinlerinde çırılçıplak soyunmaya ve dinsel histeri / cinnet gösterileri yapmaya zorlayarak tam bir teokrasi / din erki tiyatrosu kurmuşlardır. İşkenceciler, Grandier'nin uyluk kemiğini kırıp etlerini yakarken bile onun asil ve dik duruşunu bozamadıklarını görünce, halkın bu vahşeti görmesini engellemek için Grandier'yi aleacele diri diri yakmışlardır. Bu olağan dışı aşırılıklar, insan psikolojisinin / ruh biliminin karanlık tarafında yer alan sadizm / acımasızlık ve toplumsal çılgınlığın sınırlarını göstermektedir.

Totaliter rejimlerin kutsal olanı maske olarak kullanması, aslında kendi içlerindeki derin ahlaki ve hukuki boşluğu örtbas etme çabasıdır. (The History of the Devils of Loudun, c. II, s. 12; The Devils, s. 819)


4. Şili Ormanlarında Bir "İnanç Hapishanesi": Paul Schäfer ve Colonia Dignidad

1973 yılındaki Pinochet askerî darbesinin / ihtilalinin karanlığında Şili’nin güneyindeki Andes dağlarında kurulan Colonia Dignidad, modern tarihin en korkunç inanç hapishanelerinden / tarikat kamplarından biridir. Tarikatın lideri Paul Schäfer, İkinci Dünya Savaşı sırasında ordu hekimi / askeri tıp görevlisi olarak görev yapmış, savaştan sonra ise Lutheran papazı maskesi takarak Şili'ye kaçmış eski bir Nazi firarisidir. Schäfer'in psikolojik portresi incelendiğinde; müritlerini mutlak bir itaat sarmalına alan, ağır fiziksel cezalar, uyuşturucu ilaçlar ve sistematik / düzenli beyin yıkama yöntemleriyle insanları köleleştiren narsist bir canavar karşımıza çıkar.

Schäfer, Şili diktatörü / zorba yöneticisi Pinochet'nin gizli servisi DINA ile işbirliği yaparak Colonia Dignidad'ı solcu muhaliflerin işkence gördüğü, öldürüldüğü gizli bir toplama kampına dönüştürmüştür. Cinsel sapkınlıkları ve pedofili / çocuk istismarı eğilimleri olan Schäfer, tarikat içindeki çocukları ailelerinden tamamen kopararak kendi cinsel arzularının esiri kılmıştır. Şili'deki Alman büyükelçiliği ve yerel otoriteler bu vahşete yıllarca göz yumarak suç ortaklığı yapmışlardır. Colonia filmi, bu karanlık inanç hapishanesinden kaçmayı başaran iki genç sevgilinin trajedisini tarihsel gerçekliğe sadık kalarak anlatmaktadır.

Siyasi otoritenin dini dogmalar aracılığıyla toplumsal histeri yaratma çabası, her çağda masum kurbanların kanıyla beslenen bir sömürü düzeni doğurmaktadır. (Colonia (film) - Wikipedia, s. 17)


5. Engizisyonun Pençesinde Sanat ve İhanet: Casamares ve Goya’nın Hayaletleri

Miloš Forman’ın yönettiği Goya’s Ghosts eseri, 1792 İspanyol Engizisyonu’nun dinsel zorbalığını ve ardından gelen Fransız işgalinin yarattığı ikiyüzlülüğü gözler önüne serer. Hikayenin merkezindeki Peder Lorenzo Casamares, hırslı, entelektüel fakat ahlaki değerlerden tamamen yoksun, oportünist / çıkarcı bir din adamıdır. Goya’nın ilham perisi olan zengin tüccar kızı Inés’i, domuz eti yemediği (Yahudilik / Musevilik şüphesi) gerekçesiyle engizisyonun zindanlarına attırır ve orada strappado / askı işkencesine maruz bırakarak sahte bir itiraf imzalatır.

Casamares, zindanda çaresiz kalan Inés’e tecavüz ederek onu hamile bırakır ve olayın duyulması üzerine Fransa’ya kaçar. Yıllar sonra Napolyon ordularının işgaliyle İspanya’ya radikal / kökten değişim yanlısı bir Fransız devrim savcısı olarak geri döndüğünde, eski engizisyoncu kimliğini tamamen terk etmiş, bu kez de devrim adına insanları ölüme göndermeye başlamıştır. Inés'in zindandan yarı deli ve perişan halde çıkışı, Casamares’in kendi çocuğunu inkâr etmesi ve nihayetinde eski rejimin geri dönmesiyle Casamares'in giyotine / idam sehpasına gönderilmesi, gücün insan ruhunu nasıl çürüttüğünün en uç analizidir / çözümlemesidir.

Güç ve makam hırsıyla kutsal değerleri çiğneyenler, tarihin dönen çarkları arasında kendi yarattıkları giyotinlerin kurbanı olurlar. (Goya's Ghosts, s. 92)


6. Vicdanın Hukukla İmtihanı: Sir Thomas More ve Krallığın Çöküşü

Robert Bolt’un yazıp Fred Zinnemann’ın yönettiği A Man for All Seasons (Her Devrin Adamı) yapıtı, İngiltere Kralı VIII. Henry'nin kişisel arzuları ve tahtın varisi sorunu uğruna Katolik Kilisesi'nden ayrılma kararına karşı, hukuk adamı Sir Thomas More’un sergilediği ahlaki direnişi konu edinir. Thomas More; yüksek zekası, entelektüel birikimi ve sarsılmaz adalet inancıyla tanınan bir hukukçudur. Kralın kendisini kilisenin başı olarak ilan ettiği "Supremacy Akti"ni / Üstünlük Yasası'nı imzalamayı, kendi ruhunun ve inancının kurtuluşunu tehlikeye atmamak adına kesinlikle reddeder.

More’un psikolojik dünyasında, ailesine (eşi Alice ve kızı Margaret) duyduğu derin sevgi ile Tanrı'nın yasalarına duyduğu sadakat arasında büyük bir çatışma yaşanır. Kendi sessizliğini bir hukuki kalkan olarak kullanmaya çalışsa da, eski dostu Thomas Cromwell ve kralın adamlarının siyasi komploları / tuzakları neticesinde sahte tanıklıklarla ölüme mahkûm edilir. Thomas More, adalet direğinin kişisel çıkarlar uğruna yıkıldığı bir dünyada, boynunu baltaya uzatırken dahi kralın değil, öncelikle Tanrı'nın sadık hizmetkârı olduğunu beyan etmiştir.

Hukukun sınırlarını iktidarın sınırlarına göre daraltan toplumlar, adaleti değil, tiranlığın / zorbalığın meşruiyetini inşa ederler. (A Man for All Seasons, s. 3)


7. Fakihler ve Sofuların Kavgası: Osmanlı'da Zihniyet Kırılmaları

Ali Fuat Bilkan’ın Fakihler ve Sofuların Kavgası ve Halil İnalcık’ın Osmanlı Tarihinde İslamiyet ve Devlet eserleri, 17. yüzyıl Osmanlı dünyasını sarsan büyük zihniyet çatışmasını derinlemesine inceler. Kadızâdeliler (Fakihler), İmâm Birgivî’nin Tarîkat-ı Muhammediyye eserini aşırı bir tasfiyeci / püritanist üslupla yorumlayarak toplumsal hayata zorla düzen vermeye çalışmışlardır. Vânî Mehmed Efendi ve Üstüvânî Mehmed Efendi liderliğindeki bu hareket; semâ, devrân, cehrî zikir (sesli zikir), kahve, tütün ve makamla Kur'an okunmasını bid'at / dinde sonradan ortaya çıkan sapkınlık sayarak yasaklatmışlardır.

Buna karşın Halvetî şeyhi Abdülmecîd Sivâsî ve Sivâsîler grubu, dinin sadece şekil ve kabuktan ibaret olmadığını, güzel sesle ezan okumanın, musiki / müzik eşliğinde zikretmenin ruhu arındırdığını savunmuşlardır. İki grup arasındaki en ilginç ve sıradışı çatışmalardan biri de "deniz mahsullerinin (ıstakoz, midye, yengeç) yenip yenemeyeceği" ve "eşyanın tesbihinin kâl / söz ile mi yoksa hâl / durum ile mi olduğu" tartışmasıdır. Şeyhülislâm Yahyâ’nın huzurunda yapılan bu tartışmalarda, Kadızâdelilerin kuralcı ve sığ yaklaşımları, Sivâsîlerin derin tasavvufi ve tefsir / yorum bilgisi karşısında gerilemiştir. Hatta Şeyhülislâm Yahyâ, Kadızâde Mehmed'i evine davet edip önüne yiyemediği ıstakoz ve yengeçleri koydurarak onun ikiyüzlülüğünü mizahi / eğlenceli bir üslupla yüzüne vurmuştur.

Toplumsal buhranların faturasını dinî sapmalara kesen köktenci zihniyet, aslında devletin idari ve ekonomik yozlaşmasını maskeleyen elverişli bir paravan yaratmaktadır. (Fakihler ve Sofuların Kavgası, s. 144; Osmanlı Tarihinde İslamiyet ve Devlet, s. 119)


8. Kızıl Nehirler: Alplerin Eteğinde Bir "Üstün Irk" komplosu

Jean-Christophe Grangé'nin Kızıl Nehirler romanı, Fransa’nın izole / dış dünyadan kopuk Guernon üniversite kasabasında işlenen vahşi cinayetlerin ardındaki korkunç bilimsel sapkınlığı konu edinir. Başkomiser Pierre Niémans ve Teğmen Karim Abdouf, kütüphaneci Remy Callos ve hastabakıcı Philippe Sertys'nin cesetleri üzerinden yürüttükleri soruşturmada, kasabada elli yıldır uygulanan gizli bir eugenics / soy ıslahı programını deşifre etmişlerdir.

Üniversite hocaları ve yöneticileri, kendi aralarında evlenerek genetik / kalıtımsal açıdan zayıflayan ve körlük gibi hastalıklarla boğuşan seçkin ailelerin soyunu kurtarmak için korkunç bir plan uygulamışlardır. Doğumevinde çalışan Sertys'ler, dağ köylülerinin sağlıklı ve fiziksel açıdan güçlü bebeklerini, profesörlerin hasta bebekleriyle gizlice değiştirmiş; Callos'lar ise kütüphanedeki oturma düzenini manipüle ederek bu üstün çocukların birbirleriyle tanışıp evlenmesini sağlamışlardır. Bu durum, "Biz efendileriz, biz köleleriz. Biz her yerdeyiz, hem de hiçbir yerde. Biz karar verenleriz. Kızıl nehirlerin hâkimiyiz" düsturuyla meşrulaştırılmıştır. Değiştirildiğini ve ikiz kız kardeşinin varlığını öğrenen Judith'in, bu komployu kuran babalardan intikam almak için başlattığı cinayet serisi, insan doğasına yapılan yapay / sentetik müdahalelerin nasıl bir canavar doğuracağını göstermektedir.

Doğal olanı kendi kibriyle yeniden tasarlamaya çalışan insan aklı, eninde sonunda kendi yarattığı kusursuz canavarların pençesinde yok olmaya mahkûmdur. (Kızıl Nehirler, s. 392)


APA Kaynakça ve Bibliyografya

  • Bilkan, A. F. (2016). Fakihler ve Sofuların Kavgası: 17. Yüzyılda Kadızâdeliler ve Sivâsîler. İstanbul: İletişim Yayınları.
  • Bolt, R. (1960). A Man for All Seasons. London: Samuel French.
  • Des Niau. (1634/1887). The History of the Devils of Loudun, Volumes I-III (E. Goldsmid, Trans. & Ed.). Edinburgh: Privately Printed.
  • Grangé, J. C. (1998). Les Rivières pourpres (T. Gökçe, Trans.). İstanbul: Doğan Kitapçılık.
  • İnalcık, H. (2016). Osmanlı Tarihinde İslamiyet ve Devlet. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
  • Karaosmanoğlu, Y. K. (1932). Yaban. İstanbul: Muallim Ahmet Halit Kütüphanesi.
  • Tahir, K. (1967). Devlet Ana. İstanbul: Bilgi Yayınevi.
  • Wright, L. (2013). Going Clear: Scientology, Hollywood, and the Prison of Belief. New York: Alfred A. Knopf.

  

Önceki Yazı
« Prev Post
Sonraki Yazı
Next Post »

Benzer Yazılar