TÜRKİYEDE ÇEVİRİ VAR MI?
| ![]() ![]() ![]() |
İki
noktayı üstüste yazmak zorundayım; birincisi kişiseldir. Bir
yüksek öğretim kuramımda master düzeyinde kabul sınavı yapıyorduk ve bir jüri
olarak çalışıyorduk. Sıra bir adaya geldi; benim genç arkadaşımdı, öğrencimdi
ve politik olarak da bana yakın olmaya çalışıyordu. Bugün önemli bir yerdedir;
hâlâ arkadaşım sayıyorum, o zaman master programına kabul edilmesinin doğru
olmayacağını söylemiştim. Gerekçe olarak da yakından tanıdığımı, bir programın
gerektirdiği çabayı gösteremeyeceğini ileri sürmüştüm; diğer jüri üyesi
arkadaşlarım pek şaşırdılar. Birisi, şaşkınlıkla, "peki" dedi, bu
adayın şanssızlığı sizin tanımanız mı? Gerçekten de, ya diğer adaylar, benim
tanıdığım genç arkadaşımdan daha az gayretiyseler; bunu hiç düşünmemiştim ve
buna da ben şaşırdım.
Bunu
şu nedenle hatırlıyor ve yazıyorum: Fatoş Dilber'in şanssızlığı benim
Charles Chaplin'e ilgi duymamdır. Fırsatım olsa Chaplin'i yazmak istiyorum; bu
nedenle, Afa yayınları arasında çıkan Fatoş Dilber'in çevirdiği, Chaplin’in
otobiyogragisini okumayı denedim. Hem benim ve hem de Fatoş Dilber adına ne büyük
talihsizlik! Önce bu Hanım’ın İngilizce bildiğini, ancak Türkçe bilmediğini
düşündüm; sonra bildiği İngilizce'nin de ancak, "how are you?"
ya da "give me a box of matches" düzeyinde kaldığına karar
verdim. Amerika ve İngiltere’de bakkal ile çok iyi anlaşabilen, ancak gazete
okuyamayan pek çok öğretim üyesi görmüştüm. Sokakta karşılaştığı bir
İngiliz ile üçbeş cümle söyleşebiliyorlardı; televizyonun temel haber
bülteninden bir tek sözcük bile anlamıyorlardı. Dilber'in İngilizcesi bu
düzeyde olmalıdır.
Yazık,
donmuş havuca alışmış bir halkı donmamış havuca nasıl çevireceğiz; hep bunları
düşünüyorum. Donmuş havuç bir tür yumuşak odundur; bunu havuç sanan bir halka,
havucu nasıl anlatacağız, benim sorunlarımdan birisi budur. Yazık ve pek yazık;
bu Afa Yayınevinde bu çeviriyi böyle yayınlarken hiç kimsenin vicdanı
sızlamıyor mu? Bu
ikinci noktadır.
Yazık
ve çok yazık: Peki bütün bunları neden benden başka kimse görmüyor?
"Doktordan
millerce uzakta olduklarından ve her zamanki kısır döngü söz konusu olduğundan,
genç adam mendiliyle yılanın soktuğu yeri sıkıca sararak kan dolaşımını
engellemeye çalışır. Ani bir hareketle kızı kucaklayıp ayağa kaldırır, eteğini
yırtarcasına çıkarır, sonra da kızı kameranın o acımasız ışığından
uzaklaştırarak hafifçe öne doğru eğer ve ağzını yılanın soktuğu yere dayayarak
zehiri emip yere tükürür. Bu işlemin sonucu olarak da kız onunla evlenir"[1]
Sabırla okumamı sürdürürken bu paragrafa geldim ve artık takıldım. Öyle
anlaşılıyor; ya benden başka okuyan ya da benden başka takılan bulunmuyor.
Kısaca
hikaye şudur: Gloria Svvanson, tropikal bir ormanda at üzerinde gezerken iner
ve çiçekleri incelemeye başlar, bu sırada, birden bağırmaya başlar, göğsünü
avuçlar, haykırır. Yakışıklı ve evli Gloria'nın aşkla sevdiği Tommy birden
peyda olur, Gloria, "yılan soktu" der, Tommy "nereden" diye
sorar, çeviriye göre "Gloria arka tarafını gösterir", bundan sonra
sıra aktardığım paragrafa gelir; bu paragraf bende odun etkisi yaptı ve
yutamayacağımı anladım. Bunun üzerine Chaplin’in anılarının aslını bulmayı denedim.
Yılan
sokunca "kısır döngü” nasıl çıkar; bunu anlamadım. İngilizce "vicous
circle", kavramsal bir deyiştir; eskiden "fasit daire” olarak
çevriliyordu. Verimlilik düşükse, gelir düşüktür, gelir düşükse tasarruf azdır,
tasarruf azsa yatarım düzeyi düşüktür, yatırım düzeyi düşükse verimlilik düşüktür;
kısır döngü bu ve benzeri ardışık etkilenmelerde ortaya çıkıyor. Yılan sokunca
kısır döngü nasıl oluyor; takıldım, durdum. Dilber Hanım'ın karıştırdığından
kaygılandım; genç adamın yılanın soktuğu yeri sıkıca sarmasına da fazla
sevinemedim. Çünkü yılanın soktuğu yer sarılmaz; yılanın soktuğu yerin iki
çevresi sarılır ve mendil ya da bez burkulur. Güzel; ancak yılanın soktuğu
yerin çevresi sarıldıktan sonra, genç adam, neden ve "ani bir
hareketle" kızı kucaklıyor ve neden kızın eteğini çıkarıyor, bunu da anlamadım.
Yoksa, yılan sokmuş Gloria’nın acısından yararlanarak... Aklıma kötülükler
geliyor; yılanın soktuğu yer mendille sarıldıktan sonra ansızın kucaklama ve
etekliğin yırtılması insanı şaşırtıyor. İnsan, "yoksa Tommy yılandan
cesaret alarak...."; böyle kötü kötü düşünüyor.
Bu
arada bir parantez açmalıyım; anıların çevirmeni Fatoş Dilber Hanım’ın
İngilizce konuşan bir ülkede yaşadığını bir hipotez olarak ortaya koyuyorum.
Ancak eğer gerçekten yaşadıysa karşı cinsle ve İngilizce ile hiçbir yakınlığı
olmadığına kesin hükmedebiliyorum. Çünkü Dilber Hanım, İngilizce, göğüs ile
“popo”yu birbirine karıştırıyor. Yılanın Gloria'yı arkasından soktuğunu
yazıyor; yakışıklı Tommy, "nereyi?" soktuğunu sorunca, "Gloria
arka tarafını gösterir" diye yazıyor. Daha yukarıda da "zehirli bir
yılan onu arkasından sokar" diye belirtiyor; Fatoş Hanım, İngilizce arka
ile önü birbirine kanştırıyor. Gerçekten de Chaplin, yılan için, "bites
her right on the bosom" diye yazıyor.[2]
Fatoş Hanım'ın, "Gloria arka tarafını gösterir" dediği yerde,
İngilizce, "she points to her bosom" ifadesi yer alıyor.
İngilizce
"bosom" sözcüğü, "göğüs" ya da "sine" demektir.
"Bottom" sözcüğü, "arka" ya da "dip” ya da insan söz
konusu olunca ve kibarca "popo" daha çok da "kıç" anlamına
geliyor. Dilber, bosom’ı bottom olarak anlıyor. Kıç ile göğsü karıştırıyor.
Ah
bu eski solcular; kapitalist oldukları zaman en acımasızı ve en sömürücüsü
oluyorlar.
Afa Yayınevi, İngilizce'de "kıç" ile "göğüs” sözcüklerini
karıştıran ve bunları bilmeyen birisine Chaplin anıları çevirisi ısmarlıyor;
kim için üzülmeliyim? Yılan Gloria’yı, Chaplin'in yazdığına göre, arkasından
değil, önünden ve göğsünden, hatta "right on the bosom" dediğine göre
de, tam göğsünden, göğsün orta yerinden sokuyor.
Peki
Gloria türünden bir kadının göğsünü mendille sarmak ve burkmak mümkün müdür;
fizik olarak imkan dâhilinde göremiyorum. Öyleyse Dilber Hanım, Tommy'nin
Gloria'nın yılan soktuğu yerini mendille sardığını yazarken, uyduruyor ve
açıkça yalan söylüyor.
Gloria
çiçeklere eğiliyor, buradan bir zehirli yılan çıkıyor ve Gloria'nın güzel
göğsünün orta yerinden sokuveriyor; Dilber hanım, yılana, Gloria'nın poposunu
layık buluyor. Tommy, kuşkusuz, Gloria'nın göğsünü mendiliyle buramıyor; Dilber
Hanım, Tommy’nin bu işi yapması gerektiğini düşünüyor. Peki bundan sonra Tommy
neden Gloria’nın eteğine sarılıyor; her okuyanın kendi kendisine bu soruyu
sorması gerekiyor. Soru Şudur: Eğer Tommy, yılanın soktuğu yeri mendiliyle
sardı ve burktuysa, neden kızcağızın eteğini indiriyor? Tommy, fırsat düşkünü
kötü bir adam mıdır? Ben okurken, bu soruya takıldım ve bir türlü cevap
bulamadım. Bunun üzerine Chaplin’i aslından okumak gereğini duydum. Elime kalem
aldım, Dilber Hanım'ın çevirisinden ya da daha doğru bir söyleyişle, Chaplin
yazımından anlamadığım, aklıma takılan yerleri işaretledim ve aslıyla
karşılaştırdım.
İnsanı,
Türkçe okuduğuna pişman eden bir eski solcu yayınevi ile karşı karşıyayız: Solculuktan kapitalizme
geçenler daha sömürücü oluyorlar. Yumuşak odunları havuç diye satıyorlar. Ne
yazık, insanlarımız, havuç diye yumuşak odun yemeye alışmışlar.
Fatoş
Dilber, gerçekten İngilizce konuşan bir ülkede yaşamadı mı; bu hipotezimden de
kuşku duymaya başlıyorum. Çünkü İngilizce aslında "shirtwaist"
sözcüğü geçiyor; Dilber Hanım, bunu "etek" sanıyor. "Waist"
sözcüğünü görünce etek sandığım sanıyorum; aynı zamanda bel demektir ve
"shirtwaist", bele kadar olan, erkek gömleği biçimindeki kadın
bluzuna verilen İngilizce ad oluyor. Böylece Dilber Hanım, göğüs ile kıç’ı ve
bluz ile eteği karıştırıyor. Ancak haklıdır; eğer yılana Gloria'nın poposunu
sokturursa, Tommy’ye de eteğini yırttırır. Fakat benim çok soran bir aklım
olduğunu kabul ediyorum; yılanın soktuğu yer mendille burkulunca eteğin
yırtılmasına takılıyorum.
Şimdi
parantezler açabilecek durumdayım.
Bir: Bilim, bir uydurma işidir.
Uyumsuzlar üzerinde düşünmeyle başlıyor. Uyumsuzluktan, sapmaları farketmeyen,
görmeyen bir akıl bitmiştir; orada da beyinden donmuş havuçtan söz etmek
gerekiyor. Bugün Amerikan düzeni ve bu düzene yönelen Türkiye düzeni, her türlü sapma
ve uyumsuzluğu değil farketmeyi yok etmeyi ilke edinen bir düzendir.
Tiksindiğimi saklamıyorum.
Politik
mücadele, uyumsuzların yükselişidir.
Yaşam
uç'lardadır.
Türkiye
düşünü, polisiye roman, ütopya yazımı kadar uçuk yaşam bilgisinden de
yoksundur; önemli eksiklik sayıyorum.
İkinci
parantez
bir İngilizce türü üzerinedir; aslında bir genel "ağız" üzerine
demek, daha doğru görünüyor. Chaplin, bir sanatçı karıkocanın çocuğu olmakla
birlikte çok büyük bir yoksulluk yaşıyor, yetimevleri, bit pazarlan yazgısıdır.
Böyle yerlerde yetişen, "alt tabakalar" içinde büyüyen İngilizler,
son derece kısa cümlelerle konuşurlar, tekrarlarlar, küçük cümleleri zorlayarak
çarpıtırlar. Chaplin de böyledir; Chaplin'in İngilizcesini anlayabilmek için,
örnek olsun, Tom Jones'un bir konserde arada bir konuşmasını dinlemek
yeterlidir, küçük ve yer yer kırılmış cümleler ortaya çıkıyor. Türkçe'de Fakir
Baykurt'un dili ya da Fatma Girik'in Türkçesi akla getirilebilir; çevirirken,
dikkat edilmesi gerektiğini düşünüyorum.
"They
are miles from a doctor and the usual remedy of a tourniquettwisting a
hankerchief around the affected part to stop blood circulating is unthinkable.
Suddenly he picks her up, tears at her shirtwaist, and bares her gleaming
shoulders, then turns her from the vulgar glare of the camera, bends over her
and with his mouth extracts the poison, spitting it out as he does so. As a
result of this suctorial operation she marries him"
Bu
paragrafı buraya aktardım; Dilber Hanım, "tourniquet" sözcüğünü de
bilmiyor, sözlüğe bakmak zahmetine katlanmıyor, odunu havuç sanan bir okuyucu
sürüsü olduğunu düşünüyor olmalı ve bir yerden duyduğu "kısır döngü”
deyişi sanarak, çeviriye saldırıyor. "Tourniquet" Türkçeye
"burgu" olarak çevrilebilir; bütün sözlüklerde sadece tarif ediliyor.
Bazılarında resim de konuyor; bez veya mendile bir düğüm atılır ve arasından
bir ince tahta geçirilerek çevrilirse, "tourniquet" oluyor, kan
dolaşımını durduruyor. İlginçtir; Chaplin de hem "tourniquet"
sözcüğünü kullanıyor ve hem de iki tire arasında bunu tanımlıyor. Tanımlamayı
bir kenara atacak olursak, "the ussual remedy of a tourniquet is
unthinkable" diye yazıyor; burgu yapmanın imkânsızlığına işaret ediyor.
Dilber Hanım, göğüs ile kıç arasındaki farkı bilmediği için ve yılanın sokacağı
yer olarak Gloria'nın kıçını tercih ettiğinden burgu yapıyor; Chaplin bunun
yapılmadığını yazıyor. Bu durumda yakışıklı Tommy ne yapabilir; hemen kızı
yerden kaldırıyor, suddenly he picks her up, ve kızın bluzunu, ortasından ikiye
ayırıyor, "tears at her shirtwaist.” Tommy'nin yaptığı doğrudur; ancak ben
Dilber Hanım, Tommy’nin, Gloria’nın eteğini yırtarak indirdiğini yazınca,
kuşkulandım ve Tommy’nin günahına girdim. Fakat bu günahımdan sorumlu
Dilber'dir ve günahı, Dilber Hanım’a geçiriyorum.
Tommy’in
yaptıkları arasında bir de, "bares her gleaming white shoulders” var;
Tommy, Gioria'nın ışıl ışıl parıldayan beyaz omuzlarını da çın! çıplak ortaya
çıkarıyor. Fakat Dilber Hanım, Tommy’in bunu yapmaması gerektiğini düşünüyor ve
hiç yazmıyor; kuşkusuz, göğüs ile kıçı ve bluz ile eteği karıştırdığı için,
eteği indirdiğini sandığı Tommy'nin nasıl olup da omuzları açtığını anlayamıyor
ve bu uyumsuzluk karşısında, uyumlu bir düzenin mensubu olarak, bu omuz
meselesini okuyucularından saklıyor. Paragrafın sonunda Chaplin, "as a
result of this suctorial operation" diye yazıyor; "Bu emme
operasyonun sonucu olarak" anlamına geliyor ve Dilber Hanım'ın
"emme" sözcüğünü de sevmediği görülüyor. Atıyor.
Başka
ne yazmalıyım?
Dilini sevmeyenin halkını sevebileceğini hiç sanmıyorum. Dili sevmek, bir
kimsenin halknıı sevmesinin turnusol kağıdıdır. Dili katledenlerin halkını
sevdiğine inanmam mümkün değildir.
Yazık;
insanı, Osmanlıca’ya özendiriyorlar. Cumhuriyet’in fıkra yazarlarının
dilindeydi; bir "olası" sözcüğüdür, tutturdular. "Mümkün"
ve "muhtemel” olanı birbirinden ayıramıyorlar; "Mümkün", olanak
ile ve "muhtemel" ise olası ile ilgilidir. Bir dilde "mümkün,
ancak, muhtemel değil” türünden söyleyişler vardır ve olmalıdır.
Parantez
açıyorum: Felsefesi ve insanın içini çözümleyen romanı olmayan hiçbir dilin
gelişmesini mümkün ve muhtemel göremiyorum.
Devam
ediyorum: "Edna Purviance gibi çok güzel bir kızın etkisi altında
kalmaması olası değildir." Ne garip ve gerçekte çirkin bir söyleyiştir;
aslını da yazma gereğini duyuyorum. Aslı şöyle: "It was inevitable that
the propinquity of a beautiful girl like Edna Purviance would eventually
involve my heart." Olası sözcüğünün İngilizce karşılığı
"probable" oluyor; burada yer almıyor. Bunun yerine
"inevitable" sözcüğü var; "kaçınılmaz" demektir ve bir
imkânı ya da imkânsızlığı belirtiyor. Çeviri şöyle olabilir: "Edna
Purviance gibi güzel bir kızla yakın mekân içinde olmanın, eninde sonunda,
benim kalbimi de işin içine sokması kaçınılmazdı." Bu çevirinin tek çeviri
ya da mükemmel olduğu iddiasında değilim; ancak Dilber Hanım'ın yaptığı çeviri
değil, kaba bir özetten ileri gidemiyor.
Dilin
ve anlatımın bütün ayrıntılarını ortadan kaldıran bir çeviri ya da söyleyiş,
sadece kabadır.
Yaşamın
güzelliği ayrıntıdadır ve yaşam Öyküleri, eninde sonunda ayrıntıya dayanmak
zorundadır.
Başka
ne yazabilirim? Belki de ilk paragraftan başlamak ve örnek vermek uygundur.
İlk
cümle şudur: "Westminster Köprüsü açılmadan önce atlılar yalnızca
Kennigton Sokağından geçebiliyordu." Mümkün mü? Şövalyeler ülkesi
İngiltere'de atlılar İçin yalnızca Kennigton Road olur mu? Doğrusu şudür:
"Westminster Köprüsü açılmadan önce Kennigton Sokağı, sadece atlıların
kullanabildiği bir patikaydı." Daha sonra, 1750 yılında, köprüyü
Brighton'a doğrudan bağlayan bir yol yapılıyor ve Kennigton Yolu, mimari değeri
olan, demir parmaklıklı balkonlara sahip evlerle doluyor.
İkinci
paragrafa başlamadan önce bir bilgi gerekiyor; İngiltere'de "ev"
bağımsız, apartman dairesi olmayan, Türkiye’de "villa" denilen
barınaklardır. Güzel ve itibarlı sayılan bunlardır ve burada oturmak önemli
olabiliyor. İkinci paragraf şöyle başlıyor: "Ondokuzuncu yüzyılın
ortalarında bu evlerin birçoğu pansiyona dönüştü." Doğru değil; doğrusu
şöyle olabilir: "Ondokuzuncu yüzyılın ortalarına kadar bu evler kötüledi;
möbleli bekâr odalarına ve apartman dairelerine dönüştü." Çeviri yaparken,
çevrilen konuyu, ülkeyi bilmek veya öğrenmeye çalışmak temel ahlâk olmalıdır.
Solculuk,
bir ahlâktır.
"Bizim
eski solculara bu ahlâkı veremediğimiz anlaşılıyor.
Belki
de bu ahlâkı veremediğimiz için eskiyorlar.
Dürüstlük?
Chaplin,
anılarının bir yerinde, film yapımıyla ilgili görüşlerini de yazmak gereğini
duyuyor. En önemli sözlerinden bir bölümünü Dilber Hanım şöyle
Türkçeleştiriyor: "Kompozisyon, temponun vs’nin entelektüelleştirilmesi,
bunların hepsi iyi şeylerdir ama oyunculukla pek ilgisi yoktur ve yavan bir
dogmatizme dönüşmesi eğilimi vardır. Yaklaşımda sadelik her zaman en iyidir.’’
Bu paragrafın İngilizcesini yazmakla yetiniyorum. Şöyledir: "The
intellectualizing of line and space, composition, tempo, etc., is very well,
but it has little to do with acting, and is liable to fall into arid dogma.
Simplicity of approach is always best.” Chaplin, "line",
"space", "composition" ve "tempo" sözcüklerini
telaffuz ediyor ve bunların entellektüelleştirilmesinden söz ediyor. Dilber
Hanım, herhalde ilk ikisinin karşılığını bilmiyor ve atıyor. Yazık; başka
söyleyecek söz bulamıyorum.
Örneklerim
çok; ancak bunları sıralamaya gerek duymuyorum. Bu incelemeyi Chaplin’in güzel
ve bilge bir deyişiyle tamamlamak istiyorum: "All intellect and no feeling
can be characteristic of the archcriminal, and all feeling and no intellect
exemplify the harmless iddiot. But when intellect and feeling are perfectly
balanced, then we get the superlative actor." Burada da Dilber Hanım'ın
çevirisini bir kenara bırakıyorum. Chaplin şunu anlatıyor:
“Bir insanda hep akıl var ve hiç duygu yoksa, bu, en büyük caninin
özelliğidir.
Hep duygu var ve hiç akıl yoksa kendi halinde bir budala demektir.”
Akıl
ve duygunun mükemmel bir dengelenmesi, bize, harikulade aktörü çıkarıyor.
Chaplin, bunları yazıyor. Ben bunların genel geçerli olduğuna inanıyorum.
Kapitalizmi
seçen eski solcuların, duygularını yitirmiş aşın "akıllılar"
olduklarına inanıyorum. Yapmayacakları yoktur.
Hepsi
bu kadar.
Bu
incelememin acıklı mı, gülünçlü mü olduğuna karar veremiyorum.
Kaynak:
Yalçın
KÜÇÜK, Emperyalist Türkiye, Temmuz-1992,Ankara, s.389-396
Not:
Çeviri
kitapları okurken anlayamam konusunda hep kendimi suçlardım. Meğer suçlu sadece
ben değilmişim. Yalçın Küçük Beyefendiye teşekkürler ederim, bu yazısı
sayesinde bir gerçeği daha farkettim
Next Post »

| 

