İki Hikaye...İki Ders
| ![]() ![]() ![]() |
Uzun İp
Yeşilin göz alabildiğine uzandığı, ucu bucağı görünmeyen muazzam bir mera
vardı. Bu meranın tam ortasında, gücüyle ve asaletiyle göz kamaştıran rüzgar
kanatlı bir at yaşardı.
At, her sabah güneşin doğuşuyla birlikte taze çimenlerin kokusunu içine
çeker, canının istediği yöne doğru dörtnala koşmaya başlardı. Kilometrelerce
koşar, tepeleri aşar, derelerden geçerdi. Rüzgar yelesini savururken içinden
hep aynı şeyi geçirirdi: "Ben
bu yeryüzünün en hür, en engelsiz canlısıyım. Dile benden ne dilersen ey hayat,
her yer benim!"
Boynunda upuzun, nereye gittiği belli olmayan, otların arasında kaybolmuş
bir ip vardı. Fakat ip o kadar uzundu ki, at ne zaman koşmak istese ip ona hiç
engel olmaz, arkasından bir yılan gibi süzülerek onu takip ederdi. At,
boynundaki bu hafif yükü hissetse de önemsemezdi. Nasılsa canının istediği her
yere gidebiliyordu. Kendisini uçsuz bucaksız bu bozkırın tek hakimi, mutlak
özgürlüğün simgesi sanıyordu.
Günlerden bir gün, ufukta daha önce hiç gitmediği, mor çiçeklerle bezeli
uzak bir tepe gördü. Canı bu kez oranın çimenlerini tatmak, o tepeden aşağı
rüzgara karşı haykırmak istedi. Büyük bir coşkuyla hızlandı. Toynakları toprağı
dövüyor, adeta yere göğe sığmıyordu. Tepeye yaklaştıkça heyecanı daha da arttı.
Tam tepeye varmak üzereyken, birden boğazında ölümcül bir acı ve amansız
bir düğüm hissetti. Ne olduğunu anlayamadan havada asılı kaldı ve hızla yere
çakıldı. Nefesi kesilmişti.
Şaşkınlıkla arkasına döndü. Yıllardır otların arasında uysalca onu takip
eden o upuzun ip, gerim gerim gerilmiş, dümdüz bir hat halini almıştı. İp,
meranın tam ortasına çakılmış, paslı ve derin bir demir kazığa bağlıydı.
At, o güne kadar sınırına hiç ulaşmadığı için kendisini hür sanmıştı. Oysa
özgürlüğü, sadece bir başkasının ona layık gördüğü ipin mesafesi kadardı. O
geniş mera, aslında duvarları görünmeyen devasa bir hapishaneydi.
At başını öne eğdi. O
günden sonra ne zaman koşmaya yeltense, gözleri taze çimenlerde değil, hep
boynundan toprağa uzanan o görünmez sınırda oldu.
Kıssadan Hisse
Uzun ipe bağlı atın geniş merada özgür
olduğunu sanırken sınırına gelince gerçeği fark etmesini konu alan bu hikaye,
yanılsama içindeki özgürlüğü ve insan hayatındaki görünmez sınırları işleyen
güçlü bir metafordur. Konfor alanının aldatıcılığını ve gafleti simgeleyen bu
anlatı, insanın kendi sınırlarıyla yüzleşmesini konu alır…
Gelen
Ağam, Giden Paşam
"Yönetici değişse de halkın kaderinin
değişmemesi" temasını işleyen klasik bir doğu kıssasıdır. Hikaye,
büyük imparatorlukların ve istilaların gölgesinde yaşayan küçük insanların
hayata bakışını ve çaresizliğini özetler.
Hikayenin aslı ve verdiği mesaj şu şekildedir:
Hikaye: Gelen Ağam, Giden
Paşam
Moğol ordularının (bazı anlatılarda Cengiz Han veya Hulâgû Han'ın) İslam
coğrafyasına doğru süratle ilerlediği, önüne çıkan şehirleri yakıp yıktığı
dönemdir. Her yerde büyük bir panik ve korku hakimdir. Herkes malını mülkünü
bırakıp kaçacak yer aramaktadır.
Bir kasabada, herkes korku içinde sağa sola koştururken, tarlasında sakin
bir şekilde toprağı çapalayan yaşlı bir köylü dikkat çeker. Kasabanın ileri
gelenleri veya kaçmaya çalışan komşuları köylünün yanına koşarak hayretle
sorarlar:
"Yahu sen ne yapıyorsun? Duymadın mı, Moğol
ordusu geliyor! Taş üstünde taş, omuz üstünde baş bırakmıyorlar. Herkes
kaçıyor, sen neden hala tarlanı çapalıyor, kaçmak için hazırlanmıyorsun?"
Yaşlı köylü hiç istifini bozmaz. Çapasına dayanır, derin bir nefes alır ve
tarihe geçen şu cevabı verir:
"Evlat, gelen Moğol ordusu benden şu anki
yöneticilerin aldığı vergiden daha fazlasını mı alacak? Hayır, toprağımdan ne
çıkarsa yine ancak hayatta kalmama yetecek kadarını bana bırakacaklar. Ha
Harzemşahlar (veya mevcut sultan) yönetmiş, ha Moğollar gelmiş... Benim için ne
değişecek ki? Biri gider, biri gelir. Benim hayatım hep aynı; ben yine bu
toprağı çapalayacağım, yine ezileceğim, yine vergi vereceğim."
Hikayenin Ana Fikri ve Tarihsel Altyapısı
Bu hikaye, tarih boyunca yönetimlerin, hanedanların ve krallıkların
değişmesine rağmen üretici sınıfın (köylünün, işçinin) kaderinin neredeyse
hiç değişmediğini vurucu bir şekilde anlatır.
·
Siyaset Üstü Çaresizlik: Büyük
savaşlar ve taht kavgaları genellikle saraylar ve ordular arasında geçer.
Toprağı işleyen halk için ise devletin adı değişse de ödediği vergi ve çektiği
çile baki kalır.
·
Tarihsel Gerçeklik: Maalesef
hikayedeki köylünün bu "biri gider biri gelir" iyimserliği (veya
boşvermişliği) Moğol istilalarının ilk dalgasında pek karşılık bulmamıştır.
Çünkü Moğol orduları sadece yönetimleri değiştirmekle kalmamış, geçtikleri
yerlerdeki tarım alanlarını, sulama kanallarını ve köyleri de tamamen yok
ederek büyük bir demografik ve ekonomik yıkıma yol açmıştır.
Bu kıssa, günümüzde de "Gelen ağam, giden paşam" veya "Yukarıdakiler
dövüşür, faturayı aşağıdakiler öder" mantığını açıklamak için sıkça
kullanılan edebi ve felsefi bir fıkradır.
« Prev Post
Next Post »

| 

