İki Hikaye...İki Ders
Uzun İp Yeşilin göz alabildiğine uzandığı, ucu bucağı görünmeyen muazzam bir mera vardı. Bu meranın tam ortasında, gücüyle ve asaletiyle göz kamaştıran rüzgar kanatlı bir at yaşardı. At, her sabah güneşin doğuşuyla birlikte taze çimenlerin kokusunu içine çeker, canının istediği yöne doğru dörtnala koşmaya başlardı. Kilometrelerce koşar, tepeleri aşar, derelerden geçerdi. Rüzgar yelesini savururken içinden hep aynı şeyi geçirirdi: "Ben bu yeryüzünün en hür, en engelsiz canlısıyım. Dile benden ne dilersen ey hayat, her yer benim!" Boynunda upuzun, nereye gittiği belli olmayan, otların arasında kaybolmuş bir ip vardı. Fakat ip o kadar uzundu ki, at ne zaman koşmak istese ip ona hiç engel olmaz, arkasından bir yılan gibi süzülerek onu takip ederdi. At, boynundaki bu hafif yükü hissetse de önemsemezdi. Nasılsa canının istediği her yere gidebiliyordu. Kendisini uçsuz bucaksız bu bozkırın tek hakimi, mutlak özgürlüğün simgesi sanıyordu. Günlerden bir gün, ufukta daha önce hiç...